En Çok Kimi Seversiniz?

Forum Tanrısı

Administrator
Yönetici
Bugün yine sizlerle birlikteyiz. Ve size “En çok kimi seversiniz?” diye soracağım.Düşünün!Soruyorum.Siz en çok kimi seversiniz?Haydi sizler düşüne durun bakalım. Bir bilgeye sormuşlar: “Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?”“Terzimi severim” diye cevap vermiş. Soruyu soranlar şaşırmışlar: “Aman üstadım, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken neden terzi?” Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır. Ama, ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da beni hep aynı gözle görürler.”Evet, hakikaten böyle değil midir? Çevremizde hepimiz herhalde sıklıkla buna şahit oluruz.Dinlemeden, düşünmeden, tanımadan sadece bir anlık düşünce zıplamalarıyla ya da çağrışımlarla yargılar, hüküm veriverirler. Belki de böylesi daha kolay olduğu kolay geldiği için. Zoru seçmezler. Çünkü bir insan ya da bir olay hakkında düşünmek, o kişiyi tanımaya, yaşadıklarını anlamaya çalışmak dünyanın en zor ve en fazla zaman alan işlerinden biridir.Unutmayalım ki “Yüce Yaradan bile insanı yaşamının son anına kadar yargılamıyor.”Peşin hükümlülüğün, samimiyet kavramında asla yeri olmaz. Yani peşin hükümlü isek samimi de değiliz demektir. Üstelik peşin fikirler, bir muhakemeye bağlı olmayıp irdeleme yapılmadan verilmiş hükümlerdir. Albert Einstein’de zaten “Bir peşin hükmü yok etmek, bir atomu parçalamaktan daha zordur” demiştir.Üstelik, peşin hükümlü, ön yargılı olmak; daima zayıf olmak demektir.Konu önyargı olunca, benim çok etkilendiğim şu güzel ve eğitici hikâyeyi hiç unutamam. Burada sizlerle paylaşmak isterim.20 yaşında genç delikanlı otobüsün camından bakarken birden bağırdı.“Baba; arabalar, arabaları görüyor musun, bizle geliyorlar.”Babası gülümsedi ve mutlulukla oğlunun saçını okşadı.Genç delikanlı bir süre daha dışarıyı izledi ve sonra birden bağırdı.“Bulutlar baba, bulutlar harika.”Baba gülümseyerek oğlunu izledi.“Baba ağaçlar” dedi aniden delikanlı. “Onlar hep geride kalıyor” dedi.Otobüste arkalarında oturan bir yaşlı adam, bu bağrışmalardan rahatsız olmuş olacak ki;Babanın omzuna dokundu.“Beyefendi oğlunuzu iyi bir doktora götürmelisiniz. Problemi var herhalde.”Baba geriye dönerek "O zaten iyi bir doktordan geliyor. Oğlum doğuştan kördü ve ameliyat sonrası gözleri açıldı" dedi.Ne de çabuk yargılıyoruz insanları ve ne çabuk tanılar koyuyoruz değil mi? O kadar hızlı kararlar veriyoruz ki insanların yaşadığı hikayeler bizim için pek önemli olmuyor.Herkesin bir hikâyesi var elbette. Lakin bu ön yargılı olmak ile ilgili dünyaca ünlü en güzel hikayelerden birisi de dünyaca ünlü Standford Üniversite’sinin kuruluş hikâyesidir.Sizlerle bunu mutlaka paylaşmalıyım.Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti.Öyle ya, bunlar gibi taşralıların Harvard gibi bir üniversitede ne işleri olabilirdi?Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla "Bekleriz" diye mırıldandı. Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü ikna etmeye çalıştı. Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner.“Hayır, hayır”; diyerek haykırdı yaşlı kadın. “Anıt değil. Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz.” Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı. “Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.”Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”Rektörün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı. “Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya, Palo Alto’ya geldiler. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.Bu güzel hikâyelerden sonra şu hususların altını çizmek lazım değil mi sizce?Önyargılarımız zihnimizin at gözlüğüdür diyebiliriz herhalde.Çünkü önyargı, bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden, önceden, peşin bir karara varmış olma durumudur. Çevremizdeki tüm insanların küçüklüğümüzden beri kulağımıza fısıldadığı her kelime ve bizim önümüzde verdiği her resim, önyargımızın temel taşlarıdır. Önyargılar en adaletsiz yargıdır hiç şüphesiz. Genellikle olumsuz yani karşı olmak biçimindedir. Önyargılar bazen de acele karar verme kaynaklıdır. Birkaç deneyimden hemen genel bir hüküm çıkartılır. Bir armut yersiniz, onun hakkında sulu, kokulu ve tatlı gibi birçok izlenim elde edersiniz. Fakat her armut aynı değildir. Birçok insan adeta birbirine armut muamelesi yapar ve sonunda yargılar oluşmadan önyargılar oluşur.Şayet önyargılar davranışa dönüşür ise, artık bunun adı dışlamadır. Yani önyargı bir tutum, dışlama ise bir davranıştır. Önyargı bazen belli gerekçelere ve ön bilgilere dayansa da haklı gerekçesi olmadan diğerlerinin kötü olduğunu düşünmek, önyargının nefret boyutudur. Hiç unutmam bir büyüğüm bana, “Unutma sakın, ön yargı bir taraf tutma biçimidir. Sakız gibidir, bir kez bulaştı mı uzar gider, yapışır kalır ve çok şişerse de suratına patlar” demişti. Ben bu sözleri ilk anlatıldığı gün gibi hep hatırladım.İş yaşamında önyargı ile ilgili çok anlatılan bir hikâye vardır.Bir yönetici Koç Holding'e iş başvurusunda bulunmuş, türlü mülakatlardan geçtikten sonra son olarak rahmetli Vehbi Koç ile görüşmesi gerekmektedir. Akşam yemeğinde Vehbi Koç ile buluşulur. Yemekler gelir ve yönetici adayı yemeğin daha tadına bakmadan tuzu eline alır ve yemeğin üzerine tuz serpmeye başlar. Bunu gören Vehbi Koç ise istifini bozmadan masadan kalkar ve "Ne oldu efendim?" diyen yönetici adayına hitaben: "Yemeğin tadına bile bakmadan tuz atan önyargılı bir insansınız, ben önyargılı insanlarla çalışmam" der ve gider.Evet, “Yemeğin tadına bakmadan tuz atan adam önyargının ordusuna katılmış bir neferdir” değil mi?Şüphe yok ki; zihnimiz önyargıların esiri ise hiçbir zaman gerçekleri göremeyiz. Kuran-ı Kerim’de “Hislerinize uyup adaletten sapmayın” (Nisa Suresi-135.Ayet) buyrularak önyargısız bir yaşam için bize yol gösterilir.Daha ne diyelim çok kıymetli okurlarım.Siz kimi çok seviyorsunuz bilmem ama ben önyargısı olmayan, düşünceli, iyice araştırmadan enine boyuna değerlendirmeden hüküm vermeyen, terzi gibi insanları seviyorum.
 
Üst